www.halkbilimi.com - Demiray,M.Güner : "Gemereğin K...

Gemereğin Kuruluş Söylencesi

Bu Derginin Diğer Makaleleri

Demiray,M.Güner ; "Gemereğin Kuruluş Söylencesi" ; Folklor (Türkiye Folklor Kurumu) ; Haziran-Eylül / 1984 ; Yıl : 4 ; Sayı : 32-33 ; Sayfa : 43

Eski zamanlardaydı, çok eski zamanlarda. Gemerek toprakların da tek bir insan yoktu. Bomboştu kırlar bayırlar.

Dağlar taşlar ağaçlarla doluydu. öyle ki iğne atsan yere düşmezdi.

Düzlükler sazlarla kaplıydı. Sazlar ovaları ekin gibi örtmüştü. Yelde ses verirdi, dalga vururdu sazlar.

Sazlıkların çok yerinde kara bataklıklar yatardı. Çamur kokardı, ekşi batak kokardı buralar.

Ağaçların, sazların, bataklıkların koynunda gözlerin görmediği, ellerin dokunmadığı türlü çeşit hayvan yaşardı.

Bir çok yabanıl, yırtık sesler duyulurdu bu elde. Gökler yerler birbirine geçerdi. Dağlar sarsılırdı, yer yerinden oynardı.

Gün günü, yıl yılı kovaladı. Uçup gitti zaman. Saz saz iken, ağaç ağaç iken sararıp soldu. Bir kuraklık yakıp kavurdu toprağı.

Ve uzadı durdu kurak yıllar.

Sonra yeni yıllar geldi. Kuru toprak yeşile boyandı yine. Can aldı, cana geldi kara yer. İşte bu ak çağlardaydı. İnsanlar türedi. Mantar gibi türedi, öyle türediler ki yer yetmez oldu.

Ak zamanların bu ak çağlarıydı işte. Uzak diyarlardan Abdoğlu adında bir Türkmen boyu gelip yeniden can bulan sazların kenarına konakladı. Otağlar kuruldu. Deveden, camızdan, aygırdan kurbanlar kesildi. Nakışlı halılar yeri üzeri serildi. Şavkları göklere direklendi. Kopuzlar çalındı. Şölenler verildi.

Zaman yığıldı. Boy beyleri bu toprakları çok, pek çok beğendiler. Otağlar kalktı, kerpiçten, ağaçtan, çalıdan çırpıdan damlar, huğlar yapıldı. Topraklar genişti, otlaklar boldu; hayvan çoğalttılar. Sular gümrah ve çağlaktı; tarla ektiler, bahçe yeşerttiler. Av avlayıp kuş kuşladılar.

Zaman yürüdü, geçti. Bu sıdadaydı işte. Beyler yiğitleriyle savaşa çıktılar. Kadınlar tarlaya gittiler. Evlere göz kulak olan yalnız bir tek kadın kalmıştı. Kadın aşı pişirmiş yağ eritiyordu. Tak tak kapı çalındı. "Kim o?" demeden kadın açtı kapıyı. Bir baktı, bir bayıldı. Gördü, gördü ki ne görsün?

Ağzı kapı gibi, gözleri cadı gibi, burnu direk gibi, tüyleri diken gibi, boyu cerek gibi, ayakları terek gibi dağ deviren bir yaratık. Koca bir dağadamı. Ne ayıya benzer, ne ite. Ne kurda benzer, ne kuşa. Kadın korktu ilkin, yüreği ağzına geldi. Bir durdu, bir düşündü. Usunu kurcaladı. Usuna geleni yaptı hemen. İçeri aldı bu yaratığı. Yüzüne güldü, arkasından kuyu kazıdı. Döndü dedi ki işaretleşerek:

- Şöyle otur, şu yag iyice erisin, bal döküp yiyelim. Sonra seninle bir olurum.

Sevindi koca dağadamı. Keyfin bini bir paraya. Sonunun ne olacağını düşünmedi. Yağı balı bekledi yiyelim diye. Getirdi kadın yağı kızgın kızgın, döktü üzerine birden. O saat yeri göğe katarak, tozu duman ederek, havlayıp uluyarak ormana daldı dağadamı. Ta Gökarkaç yörelerinden çığlığı geliyordu.

Kadın kurtulmuştu.

Beyler döndüler, tarlada çalışanlar geldiler. Yemeklerini yiyip içtiler, sordular, soruşturdular, kadın anlattı, onlar dinlediler. Dinledikçe küplere bindiler; ah burada olsaydık diye iç geçirdiler.

O günden sonra Gemereğe girmeye ne o dağadamı, ne de kötücüller cesaret edemediler. Gemerek de büyüdükçe büyüdü, gelişti. Fidan iken ulu bir ağaç oldu.

Gemerek Folkloru:

Halkbilimin Toprağında

Mayıs ayında bir gündü. İlk yazın çiçekli çağlarıydı. İçimde memleketimin halkı, taşı-toprağı kaynıyordu. Halkımın tarihi sıtmalı zamanlarla dolup taşan, yangın, savaş, sel, göç, eşkiya tufanları içinde bir tünel karanlığında sürüp giden ancak Cumhuriyetle aydınlığın ilk basamaklarına adım atan çileli bir tarihti. Onun doğal, yalın, hep savaşım veren bir destan yaşamı vardı. Bu yaşama şöyle bir parmak çalıp tadını almak, onu yaşamak, onun dünyasında durmak benim için bir var olmak sorunuydu. Zaten bütün çocukluğum, gençliğim halkımın teknesinde serpilip filiz verdi. Kentinde, ilçesinde, kasabasında, köyünde, obasında onunla iç içe, kucak kucağa, koyun koyunaydım. Anadolu'nun en eski tarihinden çağdaş zamanlara dek dallarıma öz suyumu o pompaladı.

İçimdeki halk ürperişleriyle Gemerek ve çevresini gezmeye, gördüğüm, dinlediğim, incelediğim noktaları not etmeye başladım. Bana yardım eden arkadaşlarım da vardı; fakat onların bu işe ne kadar yatkın olduklarını, içtenliklerini bilmiyorum. Ancak ben yüreğimde tutuşan bir gizemle bu işe sarılmıştım.

önce doğduğum toprakların coğrafyasından kısa bir betim sunayım size:

Kızılırmak Doğudan Batıya durgun, ağır, bulanık akar. Baharda coşar, bozbulanık sel olur, yazın kabına çekilir, sessizleşir. Her iki yanı düzlüktür. Yavşan, keven, kekik, kova bürümüştür bu düzlükleri. Düzlüğün Güney bitiminde, Batıdan gelen bir sıra dağ Kılıçdağı, Kızışar adıyla Şarkışla'ya doğru uzar gider. Bu yükseltilerden sonra Kızdırmağa göre daha güneyde Acice Koyağı (vadisi), Kalabayır Dağı ve bu dağın eteğinde Gemerek ilçesi yatar. Daha güneyde bozkır uzar. Sonra Torosların ilk kolu olan Kayseri'den Sivas yöresine bir duvar gibi bağrında köyler ve mezralarla Ahlatlı, Kuşburnulu, Karamuklu Hınzırı Dağları, Karadağ katar katar çekilir gider, doğal olarak bu silsile başka yerde başka adlar alarak. Güneydeki bu dağ köylerine "Boğaz Köyleri" ya da "Türkmenler" denir. Yine buradaki Hacıyusuf ve Mudarasın köylerinden bir çay kaynar. Gemereğin doğusundan, Köy Çayırından iplik iplik akar, Hacıbay Boğazını geçer Kızdırmağa kavuşur. Bu, Gemerek çayıdır. Çayın kuzey doğusunda, Kızışar'ın eteğinde Yeniçubuk Kasabası kırmızı kiremitleriyle Atatürk'ün yapıtı olarak boydan boya uzar, gelişir. Daha Doğuda düzlükler Şarkışla'ya doğru çarşaf gibi serilir. Kayseri-Sıvas demiryolu bu düzlüklerden geçer ışıl ışıl yanarak. Gemereğin Batısı Karataş, Ziyaret, Sivri, Kerpice tepeleriyle çevrili. Daha Batıda Horlak, Sarıoğlan bozkırları.

Doğu-Batı doğrultusunda akan Kızdırmağın Kuzey yörelerinde doğa basamak basamak yükselir. Bu kesimdeki köylere "öte Geçe" köyleri denir. İlk basamakta Karaözü, Tekmen, Eğerci, Ağcaşar, Burhan, Çepni köyleri, ikinci basamakta Sızır, Inköy, Keklicek, Alakilise, Bulhasan, örenyurt köyleri vardır. Üçüncü basamak, daha yüksek, dağların sırtı yaylalardır. Akdağ, Karababa dağları Doğu-Batı doğrultusunda uzanır. Sonra daha dağlık, ormanlık Yozgat yöresi başlar. Yatır, ahlat (çördük armudu), kuşburnu, alıç, karamuk yer yer serpilmiş bu yerin tarlasına, yamacına.

Mayısta Akdağ Sızır'a, Eğerci' ye, Karaba Çepni'ye, Inköye, örenyurt'a ve daha bir çok köylere kucağını açar. Obalar kurulur, insan ve tüm cümle yaratık bir yaz boyu yaylanın memesini emer. Sonbaharda insanı hayvanlarıyla bozkır alır yeniden.

Eskiden Gemerek Hınzırı'ya, Karadağ'a yaylaya çıkarmış. Orada doğasal bir devran sürülürmüş.

Birde Gemerek halkının soylu bir deneyi var: Hınzırı'ya kar düştü mü kış geldi demektir, Hınzırı' dan kar kalktımı yaz-bahar indi sayılır Gemereğe.

Özgürlüğünü soluduğum şu mavi gök altındaki toprakta payam, çöven, kengel sinmiş yaşantıyı kokladım, ekmeğin ve bozkırın en eski tarihini, insan gizemini, gerçek, doğal hümanizmayı bana halkım öğretti. İnsanın diledigince at koşturduğu bilinçaltımı halkım besledi, öbek öbek. Orada insan serüveni bütün çıplaklığıyla yansır evrene. Masallar, efsaneler, türküler, ağıtlar, öyküler, destanlar, türlü çeşit giyim-kuşamlı oyunlar, çeşitli halk deneyleri bir şiir ırmağı halinde boşalır ekin (kültür) tarlasına. Sonra bütün bu ekin çağdaşlaşmanın suyunu içerek yeniden evrene ağar.

Hele halk bilgeleri! Asıl bu işin ustaları onlardır. Halkın dallarındaki meyveyi toplayıp bize sunan bu gerçek öğretmenlerdir.

Bu kişilerden tanıdıklarımı hiç unutmam, onların verdikleri usumu, yüreğimi, ak kağıdımı donattı, bezedi.

Güssünlerin Fadime (Fatma) bacı vardı. Çocukları Adana'ya yerleşmiş, gün bulur, gün yer, duyduğunu, bildiğini en içten bir halk diliyle dökerdi bize. Hele bir toprak ibriği vardı, usumdan çıkmaz hiç. Ona Hitit ibriği derdim. O ibriği halk bilgesinin eline verir, onunla Hititlerin büyülü dünyasına giderdim. Fadime Bacı. Hitit ibriğiyle Anadolu'nun derinlerinden çekip çıkardığı en eski masalları akıtırdı. Bizde onun masallarını uzun kış geceleri tandır başında toplanır, gaz lambasının solgun ışığında kana kana içerdik.

Zayıf, kırışık yüzlüydü. Dişlerinin bazıları dökülmüştü. Başına yapıkla bürük vururdu. Sırtına hep kara keçi kılından bir eski hırka giyerdi. Ayağında bir lastik ayakkabı, dolaşır, anlatırdı. Komşulara "oturma"ya gittiğimiz günler gecenin birine, ikisine dek ağzından bal akardı. Bıdı Mustafa'nın Zarife Bacıgilde anlattığı "Merhametli Hırsız" masalını hiç unutmam. Onun masallarının kahramanları günlerce imgemi ışıtırdı, onlarla senlibenli konuşur, beğendiğim yanlarını sever, beğenmediğim yanlarına kızardım. O, gerçek bir Türk masal anasıydı.

Hatun Bacı içten bir dosttu. Başta bir halk hekimiydi. Bilmediği ilâç yoktu hemen hemen. Yafa' nun Hatun Bacılara köylüler yumurta getirir satarlardı. Konu-komşuya ve daha başka köylere kapısı açıktı. Kervan iner, kervan kalkardı evlerinden. Köylüler gelir, günlerce yer,, içer, yatar giderlerdi. Evinde bir şey olsun da esirgesin, hemen yardıma koşardı. "Teselleme" dediği halk fıkralarını çok iyi bilir ve çok iyi anlatırdı. Taşı gediğine koyardı hemen. Her olaydan bir sonuç, bir ders çıkarırdı. Türkçenin deyimlerini en güzel bilenlerdendi. Şimdi, bunları derleyemediğime yanıyorum.

İri-yarı, şişmandı. Her zaman eli açık ve cömertti. Yelpik dediği bronşiti vardı. Zor nefes alır, verirdi. Halkbilimin tükenmez kaynağıydı.

Abdi Emmi bir güldürü ustasıydı. Köyün belli kişilerinin aksak yanlarını konu alan tekerlemesi, uyaklı güldürmecelerle bizleri katıla katıla güldürürdü. Onun yanında zaman nasıl geçer bilemezdik. Bir öfkeli, bir kavgalı onun yanında bütün gerginliklerden kurtulur, bir dertli dertlerinden sıyrılırdı. Abdi Emmi sessiz, uykulu kalabalıkları yaşamın güldürü oklarıyla uyarır, düşündürürdü.

Çepni'li Emin Çavuş bir tarım bilgesiydi. Çifti, çubuğu tüm yönüyöntemiyle bilir, toprakla, çiftçilikle ilgili anılarını, gelenek ve görenekleri, halk deneylerini tatlı tatlı anlatırdı. Akşamları mutlaka Niyaz Dayı, Süleyman Dayı ile evime gelirler, gaz lambasının ışığında onlarla derin bir söyleşiye dalardım. Bozkırın serin akşamlarında hemen her gün onlarla çeşitli sorunlarımız, halkbilim üzerine bir diyalog kurardım. Hemen her gün evimde olurlar, ben de çaylarını demler, önlerine kordum. Bazı zamanlar yemek çıkarırdım. Hele Niyaz dayının şakacı yiyişlerini hiç unutmam.

Emin Çavuş avurtları yapışık, burnu hafif yassı, her zaman kasket giyer ortaboy bir kişiydi. Elleri yarık yarık ve nasırlıydı. O kutsal eller... Onun pınar şırıltısı gibi bir anlatımla söylediği "padişah" masalı belleğimde hep yazılı durur. O, masalı en güzel Türkçeyle su akar gibi anlatmıştı.

Zehra anayı görmedim, duydum. Anlattıklarına göre Gemereğin ünlü "Emir Ağa" türküsü ilkin onun dudaklarından dökülmüş. "Emir Ağa" türküsünün ilk ozanı Zehra ana, sonra halk.

Doğduğum topraklara benden selâm olsun.



Arşiv
Dergiler
Gazete
Kitaplar
Web Siteleri
Tez
Sunum
Fotoğraf
Video
Broşür
İletişim: ilhaner@ilhaner.com

Arama

 

 
 

Bizi Destekleyenler

Halkbilimcilerimiz