www.halkbilimi.com - Alptekin,Ali Berat : "Mersin Efsaneleri"

Arşiv
Dergiler
Gazete
Kitaplar
Web Siteleri
Tez
Sunum
Fotoğraf
Video
Broşür
İletişim: ilhaner@ilhaner.com

Arama

 

 
 

Ankara Üniversitesi
Sedat Veyis Örnek Belgeliği


Mersin Efsaneleri

Dergi İndex

Alptekin,Ali Berat ; "Mersin Efsaneleri" ; İçel Kültürü ; Ocak / 1987 ; Yıl : 1 ; Sayı : 1 ; Sayfa : 21

Efsaneyi, şahıs, yer ve hâdiseler hakkında anlatılan, inandırıcılık vasfı bulunan, olağanüstü özellikleri bulunan, kısa ve konuşma diline yerveren anlatmalardır şeklinde tarif edebiliriz. Tarifimizde efsanenin bütün özellikleri verildiği için, burada özelliklerini vererek tekrara düşmek istemiyoruz. Ancak, Mersin ve civarındaki efsaneler hakkında kısa bilgi vermek istiyoruz. Bütün Anadolu’da olduğu gibi Mersin ve ilçelerinde de efsane özelliği gösteren, şehirler, köprüler, göller, nehirler, kaleler, evler, din ve tarih büyüklükleri ile ilgili efsaneler vardır. Ayrıca hayvanlarla da ilgili olarak efsanelerin, anlatıldığı ma- lumumuzdur. Mersin ilimizin kendi adı etrafındaki efsaneden tutunuz da, Tarsus da Eshabıkeyf yine Tarsus’dâ olduğuna inanılan Şahmaran (şah-ı maran) efsanesi, Erdemli, Silifke, Mut, Gülnar, Anamur ve çevresinde ziyaret edilen, hakkında efsane söylenilen birçok yer vardır. Biz bu yazımızda Mersin, Silifke, Mut’dan derlenen dört efsane metnine yervereceğiz. Bu efsanelerden birincisini, babam Mehmet Alptekin’den (80 yaşında, eski ve yeni yazıyı bilir, çiftçi) Ağustos 1980 tarihinde derledim. (Alptekin, Silifke’de ikâmet etmektedir).

İkinci efsane, talebem Nimet Ünal’dan derlenmiştir. Ünal, halen Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ikinci sınıfta okumakta olup ailesi Mersin’de ikamet etmektedir.

Üçüncü efsane, Kerim Kulakçı’dan (40 yaşında, eski ve yeni yazıyı bilir, öğretmen) 1976 yılında derlenmiştir. (Kulakçı, Silifke’de ikamet etmektedir).

Dördüncü efsane Sevim Küçük’den (56 yaşında, okuma yazması yok, ev kadını) Mayıs 1980 tarihinde derlenmiştir. (Küçük, Mut ilçesinden olup, halen Mersin’de ikamet etmektedir).

Birinci efsanede kaderin değişmeyeceği, er-geç tecelli edeceği, ikinci efsanede, ulu şahıslara her zaman saygı duyulması gerektiği; üçüncü efsanede arkaya dönüp bakmanın yasak olduğu, yasağa riayet edilmemesi neticesinde en küçük kardeşin öldüğü; dördüncü efsanede kutsi bir değere sahip olan geyik tekesinin öldürülmesi neticesinde Allah tarafından, avcıya verilen ceza motifleri ele alınarak işlenmiştir.


1. KIZ KALESİ EFSANESİ

Bir padişahın çocuğu olmuyormuş. Duruma üzülen padişah çocuğunun olup olmayacağını bir ermiş kişiye danışmış. Yaşlı kişi de zamanla bir kızının olacağım, ancak kızın gençlik yıllarında yılan tarafından sokularak öldürüleceğini anlatır. Bu habere çok üzülen padişah, kızını kurtarmanın yollarını aramaya başlamış. Bu düşünce içerisindeki padişaha, denizin içerisinde bir kale yaptırırsa yılanın buraya gelemeyeceğini yaşlı bir zat söyler. Habere sevinen padişah da yaşlı kişiyi sevindirmiş. Zaman gelmiş padişahın bir çocuğu olmuş, zamanla da kızını yaptırdığı kalenin içerisine yerleştirmiş. Kızının yanma her türlü ihtiyacını veren padişah yılandan kurtulmanın sevinci ile yaşarken, kızın taliplileri de artmaya başlar. Bunlar arasında iki genç vardır. Kaleye suyu kim getirirse kızını ona verebileceğini anlatan padişah ikinci talipliye de kış mevsiminde üzüm getirme şartını koşar. Padişahın bu istekleri gençler tarafından yerine getirilmek istenirken, kızın da yaşı yirmiye yaklaşır. Dağdan kalenin olduğu yere suyu getiren genç, padişaha gururla:

"Bak işte suyu getirdim, kızını ver" der. Gencin fazla gururlanması üzerine padişah :

"Hani nerede?" diye sorar. Genç dönüp arkasına baksa ki ne görsün, su geldiği kanaldan geriye doğru akıp gitmekte.

İkinci genç kış mevsiminde üzümü yetiştirir ve padişahın kızının huzuruna götürür. İri daneli üzümleri gören kız, sevinçle üzüme doğru elini uzattığında, daha evvelden sepetin içerisine yerleşen yılan tarafından sokulur. Kızın yılan tarafından sokulması kaderin değişmeyeceğini gösterir, böylece padişah ve halkı ne şartlarda olursa olsun kadere inanılması gerektiğine inanırlar.


2.MUĞDAT EFSANESİ

Bir kişi Mısır'da rüyasında Hz. Muhammedi görmüş. Bu kişi rüyasında Hz. Peygamberle, birlikte savaşıyormuş. Ertesi gün içindeki aşkla kalkan kişi savaşmak için Anadolu’ya geliyor. (Bu savaş muhtemelen Malazgirt savaşıdır) Bu kahraman Anadolu’da yapılan bir savaşta şehit düşmüş ve düşman tarafından boynu vurulmuş. Kesik baş kilometrelerce yuvarlanmış ve Mersin (İçel)’de 45 evler (eskilerin Muğdat dedikleri yer) semtine kadar gelmiş. Halk daha sonra buraya küçük bir mezar yaptırmış. Zamanla yol geçmesi için, mezar kaldırılmak istenmiş. Fakat buraya kim kazma, balta vurduysa hemen eli ayağı tutuluyermuş. Hadise belediye başkanma anlatıldığı vakit :

"Bir küçük mezarı nasıl kaldıramıyorsunuz?" demiş ve balta ile kendisi vurmak istemiş, işte tam bu sırada başkanın eli-ayağı tutulmuş, gözleri kör olmuş. Bir müddet sonra başkan rüyasında bu ermiş kişiyi görmüş :

"Mezarın yerine bir türbe yaptırırsan, elin ayağın düzelir, gözlerin görür" demiş.

Ertesi gün belediye başkanı buraya küçük de olsa bir türbe yaptırmış. Başkanın da bütün özürleri bu hadiseden sonra kayboluyor.

Bugün Mersin ve çevresinden gelenlerin ziyaret yeri olan Muğdat için halk arasında, bir kızın felç olduğu, annesiyle beraber bu ziyarete gittiği, adaklarını kestikten sonra :

"Burada bir gece kalırsak daha iyi olur" dediklerini ve kaldıklarını anlatırlar. O gece herkes uyumuş, fakat kızın annesi uyumamış. Anne, uyuyan kızının baştan ayağa beyaz bir el tarafından sıvazlandığını görmüş. Tam bu sırada ziyarete gelen komşu da uyanmış. Komşusunun fazla konuşmasından dolayı, beyaz el kaybolmuş. Kız da ertesi gün Allah’ın rahmetine kavuşmuş. Çevre halkı der ki:

"Bu sesler (komşu kadının konuşması) olmasaydı ve bu beyaz el kızın ayağına kadar vücudu sıvazlasaydı bu kız iyileşecekti."

Bugün, Muğdat ziyareti diye bilinen bu yeri birçok kişi ziyaret etmektedir. Hasta bebekler ziyaretin üzerine yatırıldığı vakit, iyileşmekte; sakat gelen insanların sağlam olarak buradan ayrıldıkları çevre halkı tarafından anlatılmaktadır.


3. YEŞİL TÜRBE EFSANESİ

Silifke’nin Kızılgeçit vadisinde yatan ermiş kişiye "Yeşil Baba" da denir. Bölge halkı tarafından bu dedenin Horasan erlerinden olduğuna inanılır. Yeşil Baba ile ilgili şöyle bir rivayet vardır. Köy yakınında bulunan bir tepeye "Kavrulu Burun" denir. Eskiden burada bir tekfur varmış. Kale sarp bir kayalığın üzerinde olduğu için, Türkler bir türlü bu kaleyi alamamışlar. Kara- manoğullarından yedi kardeş buranın alınması için görevlendirilmişler. Kendilerine savaşa başlamadan evvel Yeşil Baba ile de görüşmesini tavsiye edildiği için, yedi cengaver Yeşil Baba ile görüşmüşler. Baba, kalenin fethi için gerekli olanı şöyle anlatmış. "Kuru piy- nar ağacından kazıklar yaparak kaleye çıkın, fakat kaleye tırmanırken sakın arkaya bakmayın" demiş. Kardeşler bu ermiş kişinin dediklerini yaparak tırmanmaya başlamışlar, tam orta yere vardıklarında karşı tepeden bir kaval sesi duyulur. Kavalı çalan, tekfurun kızma âşık olan bir çobandır, durumu gören çoban kalenin Türkler tarafından alınmak üzere olduğunu önce kıza anlatmış. Kız da durumdan babasını haberdar etmiş. Tekfur Türklerin geleceği kapıya askerlerini topladığından kardeşlerden altısı kaleye çıkmıştır. Ancak en küçük "Baba, bize niçin arkaya bakmayın" dedi diyerek arkasına baktığı vakit düşerek ölür. Diğer altı kardeş kaleye şanlı bayrağımızı dikerler. Bu hadiseyi gören kâfirler şaşırır ve teslim olurlar. Yeşil Baba öldükten sonra kendi adı ile bir türbe yaptırılır. Bugün birçok kişi tarafından türbe ziyaret edilmektedir.


4. GEYİK EFSANESİ

Evvel zamanın birinde iki avcı varmış. Bu avcılar beraberce geyik avına çıkmışlar. Geyiklerin içerisinde de bir geyik tekesi varmış, beyaz. O kadar nam vermiş ki, onu hiç kimse avlaya- mamiş. Bu tekeyi herkes avlamak istemiş, fakat olmamış. Bu iki avcı bir yere varmışlar, orada yatmışlar. Akşam olunca da geyik avına çıkmışlar. İki avcı, o beyez geyik tekesini avlamışlar. Tekeyi sırtlarına alarak gonakladıkları (in) yere getirmişler. Orada bir ateş yakmışlar, tekeyi pişirmişler, yemişler ve yatmışlar. Uyurken, muyurken, geyik tekesini vurmayan adam bir ses duymuş. Kendi kindine demiş ki:

"Uşak bu becene dağdaki ses ney ki?"

"Hele bir dinleyeyim" demiş ve yatağının içerisinde oturum vaziyetine gelmiş.Dinlemiş ki, iki kişi karşılıklı birbirlerine "yuğ" ediyor.

"Falancağız yuu..." diyerek öbürüne çağırıyormuş. O da ona cevap veriyormuş. Arkadaşına soruyormuş.

"Ak teke nerede?" İki kadın birbirlerine bu soruyu soruyormuş. Diğer kadın cevap vermiş :

"Ak tekeyi vurdular" demiş iki üç sefer.

"Ya! Ak tekeyi vuranlar nerede acaba?"

"Felan inin içinde yatıyorlar." Bu defa öbür kadın demiş ki:

"O ini, tabut olarak başlarına yıkıver."

"Nasıl yıkarım, başının altına azzık bohçası koydu, yıkamam."

"O zaman onun gözlerini mille de kör olsun." demiş. Ondan sonra ses kesilmiş. Bu sesleri dinleyen uyumuyan adam iyice korkmuş. Adam bu sesleri işittikten sonra kalkmış ateşi yakmış. Artık gözüne uyku girmez olmuş. Zaten o muhitte insan yaşamazmış, sadece hayvanlar yaşarmış. Bunların insan olmadığını, Hak tarafından verilen bir ses olduğuna kalbi kanaat getirmiş. Kalkmış ateşe tekrar odun atmış., öbür ak tekeyi vuran arkadaşına demiş ki:

"Kalk hele kalk"

"Ne o, sabah oldu mu, ateşi yak da kalkayım" Ateş yanarmış, fakat onun yandığını görmüyor adam. Adam tekrar arkadaşına demiş :

"Ateş yanıyor arkadaşım kalk"

Fakat adamın gözü Hak tarafından millendiği için kör olmuş, böylece de ak tekeyi vurmanın cezasını ödemiş.


Kategori:
  • 03.02. Efsaneler

  • Yer:
  • 33. içel (mersin)
  •