Geçmiş asırları hasretle ananlardan, kadim Atinalıları veya Romalıları bugünün insanlarından üstün görenlerden değilim. Bizler, hiç şüphesiz ki, onlarınkinden daha geniş, daha muğdil bir fikir ve his âlemi içinde yaşıyoruz. Onların eserlerine hayran oluyoruz; fakat iğtiraf edelim ki yine onları basit bulmaktan kurtulamıyoruz. Muhakkak ki biz onlarınkinden başka ve daha mütekâmil bir âlemde yaşıyoruz.
Atinalılardan beri insan zekâsının özünde bir terakki olduğunu iddia edemeyiz; fakat hiç olmazsa akıl - keyfiyetini değiştirmedi ise de - birçok meseleleri, davaları halletmekle daha ileri gitmiştir. (Aklın özünde bir terakki olmadığını da katiyetle ileri süremeyiz; bilgilerimizin artmış olması keyfiyete hiç teğsir etmemiş midir? Fakat bu aynı bir meseledir).
Kadim âlemle Milâdın XV inci asrından sonraki âlemi mukayese ettiğimiz zaman ilim, felsefe, sanat, fen, ahlâk hususunda İkincisinin üstünlüğünü kabule mecburuz. Homeros istisna edilince Yunanistan, modern âlemin şairlerine karşı kimi çıkarabilir? Eshilevs’in, Sofoklis’in, Euripides’in büyüklüğünü inkâr etmiyorum; fakat onları, eserlerinin manaca zenginliği bakımından, bir Shakespeare’in, bir Moliere, bir Goethe’nin eserleri ile bir tutamayız. Şekil iğtibarile belki mükemmeldirler; fakat iğtiraf edelim ki yalnız bizim gibi yunanca ve lâtince bilmiyenlerin değil, o dilleri pek iyi bilenlerin de mükemmelliği hakkile anlamalarına imkân yoktur. Çünkü o dillerin nasıl talaffuz edildiği tamamile malûm değildir; eserlerin bir kısmı kaybolmuş, şairlerin mısrağları arasına sonraki asırlar birtakım satırlar karıştırmıştır. Tragedialar yalnız okunsun diye değil, bilhassa oynansın diye yazılmıştır. Halbuki bugün onları, asıl istenilen şartlarla oynamak kabil değildir. Gerçi birtakım tecrübeler görülüyor, fakat hiç biri de "farzı" olmaktan kurtulamıyor. Hayır, bugün Aias’ı, Filoktetes’i Sofokles’in istediği gibi temsile imkân yoktur; çünkü, her türlü zorluğun yenildiğini farzetsek bile bir zorluğun yenilmesini tasavvur bile edemeyiz: Sofokles’in aktörleri yeni bir tragedia oynuyor, seyircileri yeni bir tragedia seyrediyorlardı. Onlar, eseri anlamak için lazım gelen şartları etraflarında canlı olarak buluyorlardı; halbuki bugün o şartları tahayyüle mecbur oluyoruz. Denilebilir ki bu da esere bir kuvvet verir; belki, fakat o zaman da yine eserin asıl mahiyetinde bir değişiklik olduğunu kabule mecburuz.
Kadim âlemin eserlerine pek büyük bir hürmet gösterilmesinin sebebi nedir? Yalnız Yunanistan’ın büyük şairleri değil, Roma’nın küçük şairleri bile hayranlıkla okunup şerhediliyor. XVII inci, XVIII inci asrın küçük komedia şairleri unutulduğu halde onlardan hiç de ehemmiyetli olmıyan Plautus hâlâ "büyük" bir muharrir sayılıyor? Niçin?... Çünkü biz, onlar hakkında hâlâ XV inci, XVI mcı asır adamlarının verdikleri hükümlere riayet ediyoruz. Renaissance devri insanları, Orta - Çağ’dan çıkışta, evvelâ Roma’nın, sonra Yunanistan’ın şairlerine hayranlıkla sarılmışlardı. Hakları da vardı, henüz onlarınkinden iyi eserler görmemişlerdi. Biz ise Renaissance’tan sonraki asırların eserlerini biliyoruz, onları kadim âleminkinden zayıf bulmamız insafsızlık olur. XV inci, XVI mcı ve XVII inci asırlar, kadim âleme: "Hocamızdır!" diye hürmet ediyorlardı; bizim hocalarımız ise Yunanlılardan ve Romalılardan ziyade Renaissance’tan bu yana asırların şair ve muharrirleridir. "Eskiler ve Yeniler" (les Anciehs et les Modernes) davası çoktan İkinciler lehine halledilmiştir; aksini, iddia edenler dahi içlerinden o işi anlamışlardır.
Fakat bütün bunlara rağmen mekteblerimizde yunanca ve latince öğretilmesinin lüzumuna kaniğim. Bir Avrupalı, Fransız veya Alaman olsaydım belki bu kanaatte ısrar etmezdim; latince ve yunanca yerine, kadîm âlemin felsefe ve edebiyatının tedkiki yerine "modern humanisma" denilen nizam’ın tesis edilmesine taraftar olurdum. Çünkü onların kendi klassik edebiyatları, felsefeleri vardır. Çünkü onlar, gerek dil, gerek kafa iğtibarile, kadîm âlemden edecekleri istifadeyi etmişlerdir. Çünkü onlar, kadîm âlemin eserlerini birkaç defa dillerine tercüme etmişlerdir. Çünkü onlar... Bu sebebler böylece çoğaltılabilir.
Bizde ise bunların hiç biri olmamıştır. Klassik edebiyatımız Fransızların veya Alamanlarınki kadar geniş ve tam değildir. Gerçi onu büsbütün terke hakkımız yoktur; fakat onu, kendisinde bulunmıyan unsurları başka bir edebiyattan alarak tamamlamamız lâzımdır. O "başka bir edebiyat" da ancak ve ancak ölmüş bir milletin irfanı olabilir. Çünkü yaşıyanlar arasında -birçok sebeblerle- hiç birini ötekine tercih edemeyiz. Bir milletin ferdleri, bilhassa münevver zümresine mensub ferdleri arasında da bir irfan birliği bulunması muhakkak lazımdır. Bizde şimdilik böyle bir şey yoktur, olmamasının da sıkıntısını çekiyoruz. Münevverlerimiz arasında müşterek bir irfan bulunmaması, münakaşalarını mucib olan mefhumlarını manaları üzerinde bile tamamile anlaşılmamalarına sebep oluyor. Ekseriya başka başka şeylerden bahsedip kavgaya başlıyorlar.
Yunanlıların ve Lâtinlerin eserleri, bugünkü Avrupa âleminin eserlerinden zayıf da olsa yine tercüme edilmeleri lazımdır. Bu, medeniyetin tarihini kavramamız için zarurîdir. Yoksa insan oğlunun medeniyetini kendilerinden, yahut nihayet büyük babalarından başlatan zavallı adamların haline düşeriz. Hani Orta - Çağ’ı, hatta kadîm âlemi koyu bir cehil devri sayıp onların iğtikadları, müesseseleri ile alay eden insanlar vardır, XX inci asırda doğmuş olmayı kendilerini beğenmek, bütün geçmiş asırlar insanlarını hor görmek için kâfi bir sebeb sayarlar, onlarınki kadar çirkin bir zihniyet tasavvur dahi edilemez. Bu gurur, zekâyı öldürür. Onunla çarpışmak için tarihin eski devirlerini bilmemiz, bunun için de o devirlerin eserlerini tedkik etmemiz lazımdır. Yoksa insan oğlunun birliğini kavramamıza, bulduklarını öğrenip düştüğü hatalardan kaçınmamıza imkân yoktur.
Dilimizin de, gerek lügat, gerek nahiv bakımından esaslı bir surette değişeceğini zannedenlerdenim. Bugünkü türkçe, Avrupa irfanının birçok mefhumlarını, fikirlerini düşünmemize elverişli değildir. Bu fikirlerin çoğunu - hemen hepsini - lâtince ve yunanca kelimelerle düşünmüşlerdir; bizim de o yola gitmemiz en münasibidir.