www.halkbilimi.com - Taş,Fahri : "Kazankaya Efsanes...

Kazankaya Efsanesi

Bu Derginin Diğer Makaleleri

Taş,Fahri ; "Kazankaya Efsanesi" ; Erzincan Mengüceli Dergisi ; Kasım / 1979 ; Yıl : 1 ; Sayı : 5 ; Sayfa : 10

Erzincan'ın güney batısında, Karasu'nun kıvrımları arasındaki Beytahtı semti, Erzincan'ın en güzel mesire yerlerinden birisidir. Beytahtına gidip de, öğlene kadar şöyle gezip, tozup, koşup oynadıktan sonra bir ağacın gölgesinde hem dinlenip, hem de Karasu'yu seyrettiğiniz zaman, karşı tepeler gözünüze ilişir. Munzur silsilesi üzerindeki bu tepelerden birisi, özellikle dikkatinizi ve ilginizi çeker. Bu tepenin adı Kazankayadır. Bu dağın doruklarındaki çam ve ardıç ağaçları, çevrenin çıplaklığı karşısında, Kazankaya sırtlarının geçmişteki orman varlığından birer nişane olarak kıpırdar durur.

Kazankaya sırtlarının tam tepesinde, kazan şeklinde büyükçe bir taş vardır. Uzaktan uzağa bu taşı seyredenler; "böylesine büyük bir kayayı, acaba hangi mahil eller böyle kazan şekline soktu?" diye sormaktan kendilerini alamazlar.

Her taşına bir masal, her dağına bir efsane dizdirilmiş olan anadolu toprağında elbette ki Kazankayamn da bir efsanesi olacaktır.

Mengüceli Dergisinin ikinci sayısındaki çağrıya uyarak bu efsaneyi gönderiyorum.

Çok eski zamanlarda iyilerin yanında kötülerin de türediği çağlarda Kazankaya sırtlarını otlak olarak kullanan bir yaylacı varmış. Bu yaylacının malı, davarı sayılamıyacak kadar çokmuş. Ne var ki, bu kadar varlığa rağmen cimri adamın birisiymiş. Çok yaşlı olmasına rağmen, dünya malına çok bağlıymış. Öyle ki, her gün adam boyundaki kazanlarıyla süt kaynattığı halde, bir ihtiyaçlı çıkagelse, bir maşrapa süt vermezmiş.

Günün birinde kuşluk vakti, ihtiyar yine hizmetkârıyla süt kayna tırken, uzaktan yaşlı bir adamın geldiğini görmüşler. Hasis olduğu kadar da kurnaz olan bu yaylacı; "Sabahın bu saatinde bu tarafa doğru gelen yabancı kimbilir benden neler istiyecek..." diye düşünmekten kendini alamamış. Cimrilikten eli ayağı titremeye başlamış. "En iyisi ben şu yün yığınlarının içine gizleneyim" diye düşünmüş ve hizmetçisini de sıkı sıkı tembihlemiş. "Eğer gelen yabancı birşey isterse ağa burada yoktur, ben de kimseye bir şey veremem, deyip adamı başından savarsın" Böyle durumları iyi değerlendirmesini bilen hizmetkâr da ağasından pek geri kalmazmış. Derler ya kötü kötüyü bulur diye... İşte böyle. Neyse, ağa hemen yün yığınlarının arasına gizlenmiş, hizmetkâr da giderek yaklaşan yabancının gelişini seyre koyulmuş. Bir süre sonra karşıdan gelen yabancı kaynayan süt kazanlarının yanma ulaşmış. Bu nur yüzlü bir ihtiyarmış. Yorgun ve titreyen sesiyle hizmetkâra: "Oğul dizlerimde derman, dilimde aman kalmadı. Açlıktan ve yorgunluktan ölmek üzereyim. Bana bir yamak süt ver." Hizmetkâr ihtiyarın yüzüne bile bakmaya gerek duymadan, "Ağam burada yok, ben de ondan izinsiz kimseye birşey veremem" diye ters ters konuşmuş.

Evet, sevgili okurlar, efsane bu ya, meğer nur yüzlü ihtiyar Hızırın ta kendisiymiş. Bu cimri ihtiyara, son bir denemeden sonra dersini vermeye gelmişmiş. Hizmetkârın cevabı üzerine, bu hasis yaylacının bütün dünya malına rağmen, yüreğinde insan sevgisi olmadığını, insanlara yardım etmeyeceğini artık iyice anlamış. Bu cimri herife öyle bir ders vermeliyim ki, bütün insanlara örnek olsun diye düşünmüş. Cimri yaylacı, yün yığınlarının için de işin sonunu beklerken, nur yüzlü ihtiyann gök gürlemesini andıran sesi duyulmuş. Elindeki asayı yün yığınlarının içine sokarak: "Kalk, kıllı ayı kalk... İnsanları sevmeyi onlara yardım etmeyi öğrenemediğin için, süt kazanın kaya, sen ayı, davarların da ardıç olacaksın..." diye gürlemiş. "Bu tepe üzerindeki taşlaşmış kazanın, ardıç olmuş davarlarınla birlikte, insanlar kıyamete kadar seni seyredecek, cimriler cimriliğinden, benciller bencilliğinden, seni görerek utanacaklar. Dirin bir şeye yaramadı, bari bu halin insanlara ders olsun..." diye sözünü tamamlamış ve oradan uzaklaşmış. Korkudan gözlerini kapamış olan hizmetkâr bir de gözlerini açmış ki, süt ısınan kazan taş, koyun sürüleri de ardıç şekline dönmüş, süt isteyen nur yüzlü ihtiyar da ardıç ağaçlarının arasında kaybolmuş. Cahil hizmetkâr işte o zaman, bu ihtiyarın Hızır olduğunu anlamış ama, artık iş işten geçmiş.

Bu olayların olduğu çağlarda hiç kimse Kazankaya ormanlarına yaklaşmamış. Sadece, uzaktan uzağa Kazankaya'yı seyredenler, "İşte hasisliğin sonu budur" diye birbirleriyle konuşurlarmış.

Aradan yıllar, yıllar geçmiş. Bu efsane yöre halkı için anlammı yitirecek olmuş. Köylüler Kazankaya tepesine tırmanıp, ormandan ağaç kesecek olmuşlar. Ancak, sevgili okurlar, efsane bu kez de etkisini gös termiş. Kesilen her ardıç dalından kan fışkırmaya başlamış. Tıpkı kesilen bir koyun gibi. Bunun üzerine yöre halkı bir daha bu ağaçlara bal ta sallamamış ve Kazankaya'dan el çekmişler.

O gün, bu gün Kazankaya'ya bakanlar hep bu efsaneyi ve kimseye yardıma yanaşmayan cimri ihtiyan hatırlamışlar.



Arşiv
Dergiler
Gazete
Kitaplar
Web Siteleri
Tez
Sunum
Fotoğraf
Video
Broşür
İletişim: ilhaner@ilhaner.com

Arama

 

 
 

Bizi Destekleyenler

Halkbilimcilerimiz