www.halkbilimi.com - Es,Selçuk : "Konya Efsaneleri"

Arşiv
Dergiler
Gazete
Kitaplar
Web Siteleri
Tez
Sunum
Fotoğraf
Video
Broşür
İletişim: ilhaner@ilhaner.com

Arama

 

 
 

Bizi Destekleyenler

Halkbilimcilerimiz
* Pertev Naili Boratav
* İlhan Başgöz
* Orhan Acıpayamlı
* Sedat Veyis Örnek

 

Konya Efsaneleri

Bu Derginin Diğer Makaleleri

Es,Selçuk ; "Konya Efsaneleri" ; Folklor (Türkiye Folklor Kurumu) ; Ağustos / 1969 ; Yıl : 1 ; Sayı : 4 ; Sayfa : 16

Konya'mıza ait efsanelerden söz açmadan evvel (Efsane) ne demektir. Bunun lügat (özlük) manasını öğrenelim, sonra konumuza geçelim.

Sözlük Efsane kelimesini, şöyle tarif eder: (Masal, asılsız hayalâtla dolu hikâye, boş söz. saçmı sapan lâkırdı) demektir. Evet bu sözlük anlamı doğrudur. Fakat eyle efsaneler vardır ki evvelce hakikat olup, dilden dile ve nesilden nesile geçmek sureti ile asıllarını kaybetmişlerdir. Bu gibi olaylar zamanla kahramanlık efsanesi haline gelirler. Her şehrin, her yerin kendine ait efsanesi olduğu gibi biz de Konya'mıza ait olanlarından bahsedeceğiz. Bahsedeceğim efsaneleri Yusufağa Kitaplığında tesadüfen tetkik ettiğim Sefinei Şuera eseri ile Fransız tarih yazarı Climan Hoart'ın Konya mecmuasındaki bir yazısından aldım.

Konya Adının Efsanesi

Buna ait üç efsane olup, üçünü de ayrı ayrı anlatayım.

Birinci efsane :

Yıllarca sene evvel Konya'mızın bulunduğu yerde DANEYE isminde küçük bir şehir varmış. (Bu şehrin efsanemize de uygun olarak hakiki yeri Konya'nın güney batı kısmındaki Karahöyük köyü civarı olması akla daha yakın gelir). Bu şehir halkı çok neşeli bir hayat yaşıyormuş. Herkes çiftiyle, çubuğiyle, ticareti ile meşgul olup ömür sürerlerken bir gün şehrin güney batısında bulunan LORAS dadına kara bir bulut geliyor ve bu bulutun içerisinden saçlarının her bir teli yılanlardan meydana gelmiş MEDUSE isminde bir cadı dev iniyor.

İşte bu tarihten sonra güzelim Daneye şehri mateme bürünüyor. Nasıl bürünmesin ki bu cadı her gün öğle ile ikindi arası Daneye şehrine gelerek birkaç kız alıp götürüyor, bu olaya kim karşı durursa Meduse ona kinli kinli baktımı karşısındaki kimse hemen oracıkta taş kesiliyor (Burada halk Mecuse'yi Meduse'ye de çevirmiş olabilir. Her ne ise efsane bu). Günün birinde zamanın en büyük ilâhı olarak tanınan Zeus'un oğlu Perse bu acı olayı haber alarak Daneye şehrine gelmiye ve devi öldürmeye karar veriyor. Perse'nin bu teşebbüsüne Minerva ayna gibi parlayan kalkanını, Herkül keskin kılıcını, Plüton da giyenleri görünmez hale getiren külâhım vermek suretiyle yardımda bulunuyorlar. Şehir halkı da ellerinden gelen fedakârlığı Perse yapacaklarında sözbirliği ederek kahramanı bekliyorlar. Günün birinde sabahleyin Perse matemli Daneye'ye geliyor, coşkun sevinçle karşılanıyor, yollarına çiçekler serpiliyor, ikram ve izzette bulunuluyor. Artık Meduse'nin şehre ineceği saat yaklaştığı için herkes sabırsızlıkla durumu izliyor.

Meduse'nin yavaş yavaş şehre gelmekte olduğunu görüyorlar. Fakat bu cadı dev karşısında görünmeyen külâh giymiş Perse ile karşılaştığının farkında değil, birden müthiş bir çarpışma, boğuşma başlıyor. Perse hemen keskin kılıcını Medusc'nin boynuna vurarak başını gövdesinden ayılıyor. Perse elinde kalan Meduse'nin başını bir sırık ucuna takarak üç gün şehrin meydanında halka gösteriyor. Halk sevincinden çılgına dönmüş eski neşeli günlerini bulmuş durumda bayram yapar. Perse üç gün sonra Meduse'nin başını alarak Daneye şehrinden sevinç tezahürleri arasında ayrılıyor.

Halk Perse'nin hatırasına hürmeten şehre bir heykelini dikiyor, (put) manasına gelmek üzere de şehrin ismine (İKONİUM) adı veriliyor. Selçukiler zamanında bu isim dile daha kolay gelmek üzere (KONYA) olarak söylenmeye başlanıyor. Yüz yıl evvel yıktırılan Konya'nın eski kale kapıları yanında bu efsaneye ait kabartma taşların bulunduğunu o devirde gelip geçen seyyahların hatıralarından öğrenmiş bulunuyoruz.

Aynı konu üzerinde ikinci bir efsane :

Horasandan iki derviş uçmak suretiyle kendilerine yurt bulmak amacile Anadolu'ya gelmişler. Tam Konya üzerine geldikleri sırada yeşil bir düzlük görerek dervişin biri arkadaşına sormuş :

- Konalım mı?

Arkadaşı cevap vermiş.

- KON'YA.

Bu tarihten sonra kondukları şehrin adı (Konya) olmuş.

Aynı konuya ait üçüncü benzer bir efsane :

Hazreti Mevlâna babası Sultan'ül Ulema Bahaeddin Velet ile Hicaz'dan uçarak Konya üzerine geldiklerinde Mevlâna yorulmuş, üzeri yeşillik düz bir tepe görerek babasına :

- Buraya konalım mı? diye sormuş,

Sultan'ül Ulema da :

- KON'YA, demesiyle şehrin ismi o tarihten sonra lkonium'dan değiştirilerek Konya olarak kalmıştır.

Ayakta Duran Tabut

Mevlâna müzesine girdiğimiz zaman gözümüze ilk çarpan manzara hiç şüphesiz kapının tam karşısında bulunan Mevlâna'nın babası Sultan'ül Ulema'nın sanki ayağa kalkmış hissini veren yüksek sandukası oluyor. Halk bu sandukayı gördükten sonra şöyle bir efsane uydurmuş : Hazreti Mevlâna'nın cenazesi türbenin İç kapısından içeri girince babası Sultan Bahaeddin Veled oğlunun ilmine hürmeten derhal onu ayağa kalkmak suretiyle karşılamış denilir.

Hakikat şudur: Sultanül Ulemanın üzerindeki sanduka evvelce Mevlânanın üstünde olup Selçukiler devrinde Hazreti Pirin üzerine mermerden sanduka yapılınca boşta kalan eski sandukayı da babasının kabri üzerine koymuşlar ve Mevlânanın üzerinde ayrıca türbe çatmışlardır.

Tavus Baba Efsanesi

Konya'da söylenegelen efsanelerden birisi de hiç şüphesiz, Meramda Tavus Baha'ya ait olan efsanedir, bunu da anlatmıya çalışalım.

Vakti birliğinde Hind diyarından Konya'ya güzelliği dillere destan bir kadın geliyor, ayni zamanda güzelliği gibi nameleriyle dinleyenleri mest eden güzel rebap çalarmış. İşte bu hatun ilkbaharda sabahlan gün doğmadan Meram Camii civarında (cami Meram Hamamı üzerindedir), rebap çalar, rebabın sesini duyan ve gün doğmadan ctıce sabah namazından çıkan Mevleviler bu sihirli sese uyarak semaa yaparlarmış. İşte 'ou günlerin birinde dervişler gene aynı sese uyarak dönerlerken birdenbire rebabın sesi kesilmiş, merak ederek sesin geldiği tarafa koşmuşlar, bir de ne görsünler rebap kırılmış ve yanında bir yığın tavus kuşu tüyünden başka bir şey görülmiyor. Derhal itina ile hepsini toplayarak oracıktaki ufak düzlüğe gömüyorlar ve üzerine de bir türbe yapıyorlar.

Efsane burada bitiyor.

Meramda Kızlar Kayası Efsanesi

Meramın güney batı yönünde "Dere Köy" isminde merkez kazaya bağlı iki bin nüfuslu değirmencilik ve bahçıvancılıkla geçinen eski bir köy vardır. Bu köye gidenler meşhur Kadın Yokuşu denilen oldukça tatlı meyilli yokuşu çıkınca sol tarafta büyük sel çayı üzerinde yükselen sarp sırtın eteklerinde sanki atlara binmiş birtakım heykellerin oldukları yerde taş kesilen bir düğün alayı manzarasını canlandırır. İşte bundan hisse alarak bir çeşit peri bacaları olan bu kayalıklar için şöyle bir efsane uydurulmuş:

Şehirden Dere Köyüne gelin giden bir kız atla Dere Köyüne yaklaşırken üzerine daralmış, oracıkta attan inerek defi hacet ettikten sonra taharet için heybesinden şebit (yufka) çıkararak silinmiştir Etrafındaki yakınları da bu olayı gördükleri halde günahtır yapma demediklerinden Cenabı Hak da hepsini oracıkta taş yapıvermiş.

Aynı efsane için söylenen diğer bir efsane :

Şehirden Dere Köyüne gelin giden bir kızcağızı şehirde ona deli divane olacak şekilde aşık olan bir genç, fakir olduğundan alamamış. Dereli bir zengin bu kızı oğluna almış ve gelini şehirden köye getirirken şehirde kalan genç Allaha dua ederek (İLÂHİ Yarabbi, içlerinde gelin de dahil olmak üzere köye girmeden hepsinin başına bir felâket getir de beni bu hale koyanların cezalarını ver) demiş. Cenabı Hak ta tam köye yaklaşmak üzere olan gelin kafilesini taş yapıvermiş.

Üçler Efsanesi

Mevlâna türbesi civarında Üçler kabristanı denilen 700 - 800 senelik kabristanda kapıdan girilince solda gök mermerden on sandukalı yaııyana bir set üzerinde uç kabir vardır. Bunlar o kabristana isimlerini verdirmiş olup haklarında söylenen efsane şudur :

Evvelce Horasan'da o devrin ünlü şeyhlerinden birine can ve başla hizmet eden üç sadık derviş, bir gün şeyhlerinin hastalandığını görerek üzüntüye düşerler. Şeyhleri de bu hastalığın sonunun ölüm olduğunu sezerek sadık üç müridini bir gün hasta yatağının başına çağırarak kendisinin ölüm saatinin yaklaştığını, öldükten sonra onlara burada kimse bakmayacağından hemen ölümü sonu kabristan dönüşü Diyar-ı Rum'a giderek Konya şehrinde Hazreti Mevlâna'ya mürld olmalarını ve ona hizmet etmelerini vasiyet eder. Şeyhe emri hak vaki olur. Usulü üzere defnederek üç derviş te ellerinde asa kona göçe Konya'ya gelirler. Şehir kapısından içeri girip te nereye gireceklerini şaşkın şaşkın etrafa bakarak yön ararken, bu sıra yüzü kısmen peçeli biri gelerek onlara gelin sizi gideceğiniz yere götüreyim diye önlerine düşüp Mevlâna'nın bulunduğu evin kapısı cnüne gelerek yüzündeki peçeyi birden indirir. Üç derviş sanki yıldırımla vurulmuş gibi derhal bu kılavuzun ayaklarım kapandılar. Nasıl kapanmasınlar, karşılarında duran şahıs, Horasan'da toprağa verdikleri kendi şeyhleri. Başlarını kaldırdıklarında bu sefer hayal kırıklığına uğruyorlar, ortalıkta kimsecikler yok. Uzatmıyalım işte o tarihten sonra bu Uç derviş Hazreti Pire canı gönülden bağlanarak hizmet ediyorlar. Bugünkü kabirlerinin oldukları yerlerde onlara bir kulübecik yer veriyorlar. Orada oturup kalkarak ömür sürüp üçü de aynı gün ölerek oracıkda gömülüyorlar. Zamanla etrafına ciü gömülmek suretiyle bu günkü üçler kabristanı meydana geliyor. Dikkat edilirse sandukalarının başları güney batıya doğru olup, hem Kâbeye ve hem de Hazret'i Pir'e bir hürmet nişanesi olacak şekildedir.

Hazreti Mevlâna ile Şems'i Tebrizi arasında söylene gelen o kadar çok efsaneler vardır ki hepsini bir araya toplamış olsak nerede ise bir kaç cilt kitap meydana gelir. Ben burada sizlere az duyulmuş birkaç efsaneden bahsederek yazımı bitirmek isterim.

Hazreti Mevlâna ile Şemsi Tebrizi bir gün halvet yaparlarken ne konuştuklarını merak edip dinlemek isteyen Mevlâna'nın eşi (Kerra Hatun) kapıya yaklaşıp içeriye aralıktan bakarken şöyle bir manzara ile karşılaşıyor:

Odanın duvarı yarılıyor altı derviş odaya girerek bir demet çiçek hediye ettikten sonra Pirlerin tam karşısında oturduklarını görüyor.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra bu gelenlerin melek olduklarını Kerra Hatun bizzat Hazreti Mevlâna'dan öğreniyor.

Hazreti Mevlâna bir gün havuz başında oturmuş kitap okurken. Şemsi Tebrizi geliyor ve pirin yanında rahle üzerinde duran birkaç kitabın yanına oturarak Mevlâna'ya soruyor.

- Bu kitaplar nedir?

Hazreti Pir cevabı verince Şems biraz hiddetle karışık sesle :

- Buna Kılikal (Esassız söz) derler senin onunla münasebetin yoktur, diyerek kitapları suya atar.

Hazreti Mevlâna hemen teessüre kapılarak:

- Behey derviş, ne iş yaptın o kitapların bazısı Annemin Fevaidi (Faideli) olup eşleri bulunmazdı deyince, Şemsi Tebrizi elini suya sokup kitapları birer birer dışarı çıkarır. Hazreti Pire verir.

Kitapları kucağında toplayan Hazreti Pir şaşkına döner. Nasıl dönmesin hiçbirinin bir sahifesi dahi ıslanmamış. Hayretini gizlemeyerek Şemsi Tebriziye sorar:

- Bu ne sırdır?

Şems cevap verir.

- Bu zevk ve haldir, bundan senin haberin yoktur.

Şemsi Tebrizi ile Mevlâna bir yaz gecesi mehtap altında etrafı seyrederken gecenin etrafa saçtığı neşe ve zevk karşısında Hazreti Pir bütün Konya halkının da bu geceden istifadesini arzuluyor. Fakat vakit gece yarısını bulmuş herkes sıcaktan damlara serdiği yataklarında uyuyorlar. Hazreti Pir Şems'e hitaben :

- Ah ne olurdu şu dakikada uykuda bulunan şehir halkı uyanık olsaydı da şu gecenin güzelliğinden, mehtabın neşesinden istifade etseydiler demesi üzerine Şems cevaben (Cenabı Hak derhal bu gecenin zevkini tatmasını şehir halkına münasip görürse ihsan eder), biz ancak ona bu arzumuzu duyurmaya çalışalım demesiyle ellerini Niyaza kaldırması üzerine derhal gün batıdan şehir üzerine bir siyah bulut gelir hıılkı sulayıp geçer uykudan uyanan halk gecenin güzelliğini ve zevkini tatmış olur.

Şemsi Tebrizi'nin ölümüne ait türlü efsaneler vardır. Bunlardan birisini anlatayım :

Hazreti Pir'le Şemsi Tebrizi birgün halvette iken açık bulunan kapının dışında bir şahıs Şemsi dışarı çağırır. Şems yerinden kalkarken Hazreti Pir e :

- Beni katletmeye davet ediyorlar der. Bu söz üzerine Mevlâna şu cevabı verir.

- Cenabı Hak her şeyin iyisini ister ve halk eder.

Şems bir nebze bekledikten sonra dışarı çıkar. Bu sırada pusuda bekleyen yedi kişi derhal hançerlerini çekip Şems'in üzerine çullanırlar, Şems acı bir nara atar. Bu ses üzerine herkes olduğu yere baygın düşüyor. Bir süre sonra ayıldıkları zaman ortada birkaç kan damlasından başka birşey göremiyorlar.